Yunanistan’ın Rodos’u değil Silivri’nin Bigados’u

Yunanistan'ın Rodos'u değil Silivri'nin Bigados'u
Ülkemizin her kıyısı ve köşesi ayrı güzel. Bu güzellikleri koruduğumuz oranda da zenginiz. Denizin en güzeli, yeşilin her tonu, tarih ve yaşanmışlık bizim topraklarımızda var. Tabii ki yurt dışına da çıkacağız, gezip göreceğiz, mukayese edeceğiz, farklılıklardan yararlanacağız. Ama Yunanistan’ın Rodos’unu aratmayacak bir arka mahalle güzelimiz var. O da Silivri’nin Selimpaşa ilçesi yani diğer adı ile ‘Bigados’.
İstanbul’a bağlı Silivri ilçesinin birçok kıyısı var. Selimpaşa da bunlardan birisi. Beylikdüzü metrosunun son durağından kalkan belediye otobüsü ile ve Yenibosna’dan hareket eden özel Silivri belediye otobüsü buradan geçiyor. Bölgeye gelmeden önce Kadir Has Üniversite’sinin devasa binasını görüyorsunuz. Selimpaşa’yı bölen ve otobüsün de geçtiği yolun denize bakan kıyısında tatil siteleri var. Burada kocaman yazılarla “sahilimiz halka ücretsiz olarak açıktır” diye belirtilmiş. Yolun diğer kıyısında da insanların yemek yiyecekleri lokantalar, ihtiyaçlarını karşılayabiecekleri market ve fırınlar bulunuyor. Burada insanların çoğu tarım ve balıkçılıkla geçiniyorlar.
Sessiz sakin bir yerleşim yeri havası yayan beldede yapılar az katlı, sokak aralarına doğru yollar geniş. Her sokak arasından deniz görülüyor. Keskin bir mavi gözünüze çarpıyor. Sokak aralarında denizin iyot kokusu hakim. burada belli ki lodosta ayrı, meltem rüzgarında ayrı bir hava esiyor. Tepede bir güneş, sanki dünyanın her yerinden daha büyükmüş gibi tüm beldeyi kapatıyor. Gölgeliklerin altında dahi hissedilen bir acı sıcak. Tam o noktada 50 yıllık bir Roma dondurmacısı imdata yetişiyor ve topu 2 liraya çok lezzetli kocaman dondurma ile serinliyorsunuz. Şehrin içindeki lokantalarda da çok leziz ve uygun fiyatla yemekler satılıyor. Satır köfte, pastırmalı fasülye benim tadıp da zihnime kazınanlardan. İnsanları güler yüzlü. Sakin. Beldenin yazlıkçıların olduğu yere değil de yerlilerinin yaşadığı yöne doğru yürüdüğünüzde bir kent merkezi göze çarpıyor. Lokantalar, cami, okul binaları… Buraya kadar her şey çok güzel, olması gerektiği gibi ve belki de sıradan. Buradan sonra girilen sokaklar işte insanı şaşırtıyor. Fenerbahçe Üniversitesi’nin kuleli binasının olduğu yerde eski mahalle başlıyor. Eski Foça gibi. 19’uncu yüzyılda yaşamış Selim Paşa tarafından yaptırılan çeşme ve aslında etrafında eski bir su sarnıcı olduğu söyleniyor. Binaların bazıları metruk, kaderine terk edilmiş, yıkılmaya yüz tutmuş. Ama hiç biri tinercilere ya da başka kötü kullanımlara teslim olmamış. Çevre halkı buna izin vermemiş belli. Bu halleri ile bile çok temiz ve görkemliler. Bazı yapılar eski ama korunmuş, hâlâ içinde yaşayan hanımefendi ve beyefendilere konutluk ediyorlar. Beyaz, kahverengi ve mavi renklerin hakimiyeti göze çarpıyor. Sanki Ege’deyiz ve burası Bodrum. Yok yok burada daha başka bir hava var. Tamam yine Ege’deyiz ama burası Yunanistan’ın daha çok Rodos’u gibi. Yani o hava esiyor. Böyle düşünürken sonradan burasının Cumhuriyet kurulmadan önce bir Rum kasabası olduğunu öğreniyorum. Yunanca adının “Epivates” olduğunu da. İlk yerleşim yeri olmasının hikayesi, mübadele döneminde Selanik’ten göçen Türklerin gelmesi ile başlıyor. Kent merkezinden uzaklaştıkça yeşillikler, ağaçlar ve çiçeklerin saltanatı başlıyor. İhtiyarlar evlerinin önündeki banklarda serinliyorlar. Ve tam bir ev sahibi gibi gelenleri ağırlıyorlar. Uzun, upuzun bir sahil şeridi. Geniş çok geniş bir kumsal. Üzerinde insanlar ve çocuklar. Denize girenler, güneşlenenler… Sesleri boşlukta yankılanıyor.

Eski mahallede dolaştıkça yollar yokuşlaşıyor, sokaklar darlaşıyor. Evler farklı farklı ama mutlaka canlı renklere boyanmış burada. Bu sokaklarda insanlar kaç yüzyıldır içice yaşıyor olmalı. Sıcağı ne kadar keskinse soğuğu da öyle olmalı. Bu hissediliyor. Her sokakta aynı sonla karşılaşıyoruz. Her sokak mutlaka maviye yani deniz manzarasına açılıyor. Evlerin boyları gittikçe daha da alçalıyor. Ara sokaklarda hep bir kavis var. Sanki yağmur yağınca ya da kar, evlere zarar vermeden yağanı akıtmak için kıvrımlı yapmışlar ya da bütün evler güneş alsın diye böyle sıralanmış ya da birbirlerinin evine hakim olmak için böyle dizilmiş gibi. Kıyılara hakim bölgelerde gökyüzünün mavisi ile denizin laciverdi buluşuyor ve istisnasız her duvarda ay yıldızlı bir Türk bayrağı salınıyor. Tarım kentinde dolaşırken kapının önünde park etmiş bir traktör, insana hiç de yabancı gelmiyor. Sahile yakın evlerin pencereleri Foça ya da Akçay evlerinde olduğu gibi çift aşamalı korunmuş olduğunu görüyoruz. Ama burada onlarda olduğu gibi ahşap malzemeden değil metalden yararlanılmış. Kışları daha çetin geçtiğini buradan da tahmin edebiliyorsun. En tepedeki denize nazır üç katlı ahşap evin yıkık hali ve bir kaza olmasın diye alınan kafes önlemler göze çarpıyor. Kim bilir orada kaç aile yaşadı. Kaç çocuk o tepede top oynarken aşağıya düşmesin diye annesi tarafından yüz kez peşinden koşuldu. İnsanın aklından bu evi alıp, onarmak ve yaşanmışlıkları geri getirmek geçiyor. Tam köşede mahallelinin gelip oturduğu sohbet ettiği bir köşe var. İşte buranın ne kadar özel ve sosyalleşmeye yatkın bir yer olduğunun bir başka kanıtı.
Yine sokak araları. Yine eski evlerin yıkık ama cazip halleri. Kurtarılmayı bekleyen esirler gibi binaların pencerelerinin eşsiz manzarasından bakmak isteği. Gerçekten de burada kendinizi farklı hissediyorsunuz. Mesela bu amcayı hiç tanıyordum. Yanına oturuyorum. “Güzel burası değil mi?” diyor. “Güzel” diyorum. “Birlikte fotoğraf çektirelim.” diyorum. “Olur” diyor. Yanaşıyorum. Sonra omuzuna elimi koyuyorum. Sonra başımı omuzuna yaslıyorum. Hiç yabancılamıyor. Sonra fotoğrafı gösteriyorum. Gülümsüyor. Bu bende de olsun diyor. Telefon numarasını istiyorum. Cebinden eski tip bir telefon çıkarıyor. Ama buna gönderilmez ki diyorum. Çaresiz elini öpüp, oradan ayrılıyorum. Arkamızdan “Siz ne güzel insanlarsınız.” diye sesleniyor. Halbuki güzel olan onun baba omuzu ve Bigados’un insanı mutlu eden havası.